Tarsus'un İşgal ve Kurtuluşu-14

 

ANKARA ANTLAŞMASI

MUSTAFA KEMAL ANLATIYOR:

Mustafa Kemal, Fransızlarla yapılan Ankara Antlaşması öncesinde ilk görüşmeleri Nutuk’ta şöyle anlatmıştır:

“Efendiler, Sakarya zaferinden sonra, Batı ile olan olumlu ve verimli temas ve ilişkilerimizi Ankara Anlaşması teşkil eder. Bu anlaşma Ankara'da, 20 Ekim 1921'de imza edilmiştir. Bu konuda ayrıntıya girmeden bir fikir vermek için, kısa bir açıklamada bulunayım:

Bekir Sami Bey başkanlığındaki Delege Heyeti’nin gittiği Londra Konferansı'ndan sonra, bildiğiniz gibi, İkinci İnönü zaferiyle sonuçlanan Yunan taarruzu püskürtülmüştü. Bir zaman için, askerî durum sakinleşti. Rusya ile Moskova Anlaşması imzalanmış ve Doğu’daki durumumuz açıklık kazanmıştı. İtilaf devletlerinden de millî ilkelerimize saygılı olabileceklerle anlaşmanın yararlı olacağı düşünülmekteydi. Özellikle Adana, Antep ve dolaylarını yabancı işgalinden kurtarmak, bizce önemli görülmekteydi.

Çeşitli sebeplerden dolayı, Suriye'den başka, bu bahsettiğim illerimizi işgali altında bulunduran Fransızların da bizimle anlaşmak eğiliminde oldukları anlaşılmaktaydı. Gerçi, Bekir Sami Bey'in, Mösyö Briand'la yaptığı ve millî hükûmetimizce kabulü mümkün olmayan ara anlaşma reddedilmiş idiyse de, ne Fransızlar ve ne de biz çarpışmaları sürdürmeyi arzu etmiyorduk. Bu sebeple her iki taraf biri biriyle görüşme yollarını aramaya başladı. Fransa Hükûmeti, eski bakanlardan Mösyö Franklin Bouillon'u önce özel olarak Ankara'ya göndermişti. 09 Haziran 1921 tarihinde Ankara'ya gelen Mösyö Franklin Bouillon ile Dış İşleri Bakanı Yusuf Kemal Bey ve Fevzi Paşa Hazretleri'nin katılmasıyla, bizzat iki hafta süren görüşmelerde bulundum.

Birbirimizi tanımakla geçen özel bir buluşmadan sonra, 13 Haziran 1921 Pazartesi günü, Ankara istasyonunda bana ait dairede yaptığımız ilk toplantıda görüşmelerimize bir hareket noktası tayin etmenin gereğinden söz ederek konuşmaya başladık. Ben, bizim için hareket noktasının “Misak-ı Millî” esasları olduğu ilkesini ortaya koydum.

Mösyö Franklin Bouillon, ilkeler üzerinde tartışmanın güçlüklerini ileri sürerek, Sévres Antlaşması'nın bir oldubitti şeklinde ortada bulunduğunu söyledikten sonra, Londra'da Bekir Sami Bey ile Mösyö Briand'ın yaptıkları ara anlaşmayı temel kabul etmek ve bu anlaşma maddelerinin, “Misak-ı Millî”ye aykırı olan noktaları üzerinde tartışmanın yerinde olacağı görüşünü savundu. Bu teklifinde haklı olduğunu ispat için, Londra'ya giden delegelerimizin “Misak-ı Millî”den söz etmediklerini, Misak-ı Millî'nin ve Millî Mücadele'nin, değil Avrupa'da, henüz İstanbul'da bile değeriyle anlaşılmamış olduğunu söyledi.

Ben verdiğim cevaplarda dedim ki: “Eski Osmanlı İmparatorluğu'ndan yeni bir Türkiye Devleti doğmuştur. Bunu tanımak gerekir. Bu yeni Türkiye, her bağımsız millet gibi haklarını tanıtacaktır. Sévres Antlaşması Türk milleti için o kadar uğursuz bir idam kararıdır ki, onun bir dost ağzından çıkmamasını dileriz. Bu konuşmamız sırasında bile Sévres Antlaşmasını ağzıma almak istemem. Sévres Antlaşması'nı kafasından çıkarmayan milletlerle güven temeline dayanan ilişkilere girişemeyiz. Bizim için böyle bir antlaşma yoktur. Londra'ya giden delege heyetimizin başkanı bundan bahsetmemişse, verdiğimiz talimat ve yetki çerçevesinde hareket etmemiş demektir. Hata etmiştir. Bu hata yüzünden Avrupa ve özellikle Fransız kamuoyunda aksi tesirler meydana geldiği görülüyor. Bekir Sami Bey'in gittiği yoldan hareket edersek, biz de aynı şekilde hata etmiş oluruz. Avrupa'nın Misak-ı Millî'den haberdar olmamasına imkân yoktur. Avrupa Misak-ı Millî deyimini öğrenmemiş olabilir. Fakat yıllardan beri kan döktüğümüzü gören Avrupa ve bütün dünya, şu kanlı mücadelelerin neden ileri geldiğini elbette düşünmektedir. “Misak-ı Millî” ve Millî Mücadele'den İstanbul'un haberi olmadığı yolundaki sözler doğru değildir. İstanbul halkı, bütün Türk milleti gibi, Millî Mücadele'yi bilmektedir ve ondan yanadır. Bu mücadeleden habersiz ve ona karşı görünen kimseler ve onların yardakçıları azdır ve milletçe bilinmektedir.”

Franklin Bouillon, Bekir Sami Bey'in kendisine verilmiş talimat ve yetki dışında hareket etmiş olduğu yolundaki sözlerim üzerine dediler ki, “Bundan söz edebilir miyim?” Söylediklerimi istediği yerlere bildirebileceğini ve anlatabileceğini söyledim. Mösyö Franklin Bouillon, Bekir Sami Bey anlaşmasından ayrılmamak için mazeret ileri sürerken, Bekir Sami Bey'in bir Misak-ı Millî olduğundan ve onun sınırları dışına çıkamayacağından söz etmediğini ve eğer söz etseydi, o zaman ona göre görüşülüp, gereği gibi hareket edilebileceğini, fakat şimdi meselenin güç olduğunu tekrar etti. Batı kamuoyu, “Bu Türkler, delegeleri vasıtasıyla bundan niçin söz etmemişler, şimdi yeni yeni meseleler çıkarıyorlar” diyeceklerdir.

Sonunda, uzun görüşme ve tartışmalardan sonra, Mösyö Franklin Bouillon, Misak-ı Millî'yi okuyup anladıktan sonra görüşmek üzere, toplantının geri bırakılmasını teklif etti. Yeniden buluştuğumuzda, Misak-ı Millî'nin maddeleri, baştan sona kadar birer birer okunarak görüşme ve tartışmaya devam edildi. Üzerinde en çok durulan nokta kapitülasyonların kaldırılması, tam bağımsızlığımızı isteyen madde oldu. Mösyö Franklin Bouillon, bu meselelerin incelenmesi ve üzerinde düşünülmesi gerektiğini söyledi. Ben buna cevap verdim. Söylediklerimin özeti şuydu:

“Tam bağımsızlık, bizim bugün üzerimize aldığımız görevin asli ruhudur. Bu görev, bütün millete ve tarihe karşı yüklenilmiştir. Bu görevi yüklenirken, ne ölçüde başarılabileceği üzerinde şüphe yok ki çok düşündük. Fakat sonunda vardığımız kanaat ve iman, bunda başarılı olabileceğimizdir. Biz, böyle işe başlamış adamlarız. Bizden öncekilerin işledikleri hatalar yüzünden, milletimiz sözde var sanılan bağımsızlığına tam olarak sahip değildi. Şimdiye kadar Türkiye'yi medeniyet dünyasında kusurlu gösteren neler düşünülebilirse, hep bu hatalardan ve hep bu hatada ısrar etmekten ileri gelmektedir. Bu hatada ısrarın sonucu mutlaka, memleket ve milletin bütün haysiyetini ve bütün yaşama kabiliyetini kendiliğinden kaybetmesine ve ondan daima mahrum yaşamasına sebep olabilir. Biz, yaşamak isteyen, haysiyet ve şerefiyle yaşamak isteyen bir milletiz. Bir hatada ısrar yüzünden, bu vasıflardan mahrum kalmaya tahammül edemeyiz. Aydın, cahil, istisnasız bütün vatandaşlarımız, belki işin ne kadar güç olduğunu iyice kavramaksızın, bugün yalnız bir gaye etrafında toplanmış ve fakat sonuna kadar kanını akıtmaya karar vermiştir. O gaye, tam bağımsızlığımızın kazanılması ve devam ettirilmesidir.

Tam bağımsızlık demek, elbette ki, siyasi, mali, iktisadi, adli, askerî, kültürel vs... gibi her alanda tam bağımsızlığa ve tam hürriyet demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrum olmak, millet ve memleketin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından mahrum olması demektir.

Biz, bunu kazanmadan barış ve huzura kavuşacağımız kanaatinde değiliz. Şekilde, usulde kalan barış yapabiliriz, anlaşma yapabiliriz. Fakat tam bağımsızlığımızı sağlamayacak olan bu gibi barışlar ve anlaşmalarla, milletimiz hiçbir vakit hayatına ve huzura kavuşamayacaktır. Belki de silahlı mücadelesini bırakarak, yıkıma sürüklenmeye razı olacaktır. Eğer milletimiz buna razı olsaydı, bunu kabul etme yaratılışında bulunsaydı, iki yıldan beri mücadele etmeye hiç de gerek yoktu. Daha ateşkesin ertesinde sessiz sedasız kalmak mümkün olabilirdi.”

Mösyö Franklin Bouillon bu sözlerim karşısında, ciddi ve samimi düşünceler öne sürdü ve en sonunda bunun zaman meselesi olduğu kanaatini belirtti.

Efendiler, Mösyö Franklin Bouillon ile önemli ve ikinci dereceden meseleler üzerinde günlerce ve günlerce görüştük. Sonuç olarak birbirimizi, düşüncelerimizle, duygularımızla anlayabildik sanırım. Fakat Fransa Hükûmetiyle Türk millî hükûmeti arasında, kesin anlaşma noktalarının tespit edilebilmesi için biraz daha zamanın geçmesi zaruriydi. Ne bekleniyordu? Belki de, Türk millî varlığının Birinci ve İkinci İnönü’den sonra daha büyücek bir eserle ispatlanmış olması!.. Gerçekten, Mösyö Franklin Bouillon'un kesin karara varıp imza ettiği Ankara Anlaşması, büyük ve kanlı Sakarya Savaşı’ndan otuz yedi gün sonra, arz etmiş olduğum gibi, 20 Ekim 1921'de doğmuş olan bir belgedir.

Bu anlaşma ile siyasi, ekonomik, askerî vs… hiçbir konuda bağımsızlığımızdan hiçbir şey feda etmeksizin, vatan topraklarımızın değerli parçalarını işgalden kurtarmış olduk. Bu anlaşma ile millî davamız ilk defa olarak Batı devletlerinden biri tarafından kabul ve açıklanmış oldu.

Mösyö Franklin Bouillon, bundan sonra da birkaç kere Türkiye'ye gelmiş, Ankara'da ilk günlerde aramızda kurulan dostluk duygularını göstermeye sebep aramıştır.”

DİPLOMATİK TEMASLAR

Fransızlarla yapılacak antlaşma için İç İşleri Bakanı Ferit (Tek) Bey, temsilci olarak Paris’e gönderilmekle görevlendirildi. Yanında başkâtip olarak eski büyükelçilerden Hüseyin Ragıp Bey ve iki kâtip ile birlikte Pozantı’ya geldiler. Pozantı’da Müzaheret Bölüğü Komutanı olan Mersinli Yedek Teğmen Fevzi (Serdengeçti) Heyete katıldı. Mersin’e geldiler. Fevzi Bey ordu mensubu olduğu için Paris’e gitmesine izin verilmedi. Ferit Bey heyeti bir Fransız torpidosuyla hareket ettiler. Fransa hükûmetiyle yaptığı görüşmelerden olumlu sonuçlar elde edilmiştir.

ANKARA ANTLAŞMASI 20 EKİM 1921

Fransa ile Ankara’da yapılan antlaşma metni aşağıdadır:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti ile Fransa Cumhuriyeti, iki ülke arasında bir anlaşma yapmak isteği ile,

Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti:

Dış İşleri Bakanı ve Milletvekili Sayın Yusuf Kemal Bey’i ve

Fransa Cumhuriyeti Hükûmeti:

Eski Bakanlardan Sayın Henri Franklin-Bouillon’u, yetkili Temsilci atamışlardır.

Adı geçenler, yöntemine uygun olduğu görülen yetki belgelerini veriştikten sonra, aşağıdaki Maddeleri kararlaştırmışlardır:

Madde 1-Bağıtlı Taraflar iş bu Anlaşmanın imzasıyla birlikte, aralarındaki savaş durumunun sona ereceğini açıklarlar. Durum ordulara, sivil makamlara ve halka acele bildirilecektir.

Madde 2-İş bu Anlaşmanın imzası üzerine Taraflar savaş esirleri ile tutuklu veya hapiste bulunan Türk ya da Fransız bütün kişiler serbest bırakılacak ve kendilerini tutuklayan Tarafın yapacağı harcama ile gösterilecek en yakın şehre götürüleceklerdir. İş bu Madde hükmü tutuklama, cezaevine konulma ya da tutsaklığın gün ve yeri ne olursa olsun, Tarafların bütün tutuklularını ve tutsaklarını kapsamaktadır.

Madde 3-İş bu Anlaşmanın imzalanmasından sonra en çok iki ay içinde Fransız kuvvetleri sekizinci Maddede belirlenen çizginin güneyine, Türk kuvvetleri ise bu çizginin kuzeyine çekileceklerdir.

Madde 4-Üçüncü Maddede yazılı süre içinde uygulanacak boşaltma ve işgal, Tarafların komutanlarınca atanan bir Karma Komisyonun kararıyla belirlenecek düzenlemelere göre yapılacaktır.

Madde 5-Bağıtlı Taraflar boşaltılacak topraklarda, bu toprakları işgal eder etmez bir genel af ilan edeceklerdir.

Madde 6-Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, Misak-ı Millî’de açıkça tanınan azınlık haklarının, bu konuda müttefik devletler ile onların düşmanları ve kimi müttefikleri arasında yapılmış sözleşmelerdeki ilkelere uygun olarak, kendisince de doğrulanacağını bildirir.

Madde 7-İskenderun bölgesi için özel bir yönetim usulü kurulacaktır. Bu bölgenin Türk soyundan gelen halkı, kültürlerinin gelişmesi için her türlü kolaylıktan yararlanacaktır. Türk dili orada resmî bir niteliğe sahip olacaktır.

Madde 8-Üçüncü maddede sözü geçen çizgi aşağıdaki biçimde tespit edilmiş ve belirlenmiştir:

Sınır çizgisi, İskenderun Körfezi üzerinde Payas mevkiinin hemen güneyinde olmak üzere seçilecek bir noktadan başlayacak ve yaklaşık olarak Meydanı Ekbez’e doğru gidecektir (Demiryolu İstasyonu ve bu mevki Suriye’de kalacaktır); sınır çizgisi oradan Marsuva mevkiini Suriye’ye ve Karnaba mevkii ile Kilis şehrini Türkiye’ye bırakmak üzere, güneydoğuya doğru kayacaktır. Oradan Çobanbey İstasyonunda demiryoluyla birleşecektir. Daha sonra, Bağdat Demiryolunu izleyecek ve demiryolunun platformu Nusaybin’e kadar Türk toprakları üzerinde kalacaktır. Oradan,  Nusaybin ile Cezire-i İbni Ömer arasındaki eski yolu izleyerek Cezire-i İbni Ömer’de Dicle’ye varacaktır. Nusaybin ile Cezire-i İbni Ömer mevkileri ve yol Türkiye’de kalacaktır. Bu yoldan yararlanma konusunda her iki ülke aynı haklara sahip olacaktır. Bu yoldan yararlanma konusunda her iki ülke aynı haklara sahip olacaktır. Çobanbey ile Nusaybin arasındaki demiryolunun istasyon ve garları demiryolu platformunun parçalarından sayılarak, Türkiye’ye kalacaktır.

İş bu Anlaşmanın imzasından sonra bir ay içinde söz konusu sınır çizgisini çizmek üzere Tarafların temsilcilerinden oluşan bir Komisyon kurulacaktır. Bu komisyon o süre içinde çalışmalara başlayacaktır.

Madde 9) Osmanlı Hanedanının kurucusu Sultan Osman’ın dedesi Süleyman Şah'ın Caber Kalesinde bulunan ve Türk mezarı adı ile tanınan kabri, çevresiyle birlikte, Türkiye’nin malı olarak kalacak ve Türkiye orada koruyucular bulundurup Türk bayrağını çekebilecektir.

Madde 1O)Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti Pozantı ile Nusaybin arasındaki Bağdat Demiryolu kesimine ilişkin ayrıcalık hakkının [Concession] ve Adana ilinde yapılmış bulunan şubelerin, bu ayrıcalık haklarına bağlı, özellikle işletmeye ve taşıma ticaretine ilişkin bütün hak, izin ve avantajlar ile birlikte, Fransız Hükûmeti'nin göstereceği bir Fransız grubuna devredilmesini kabul eder.  Türkiye, Meydan-ı Ekbez'den Çobanbey'e kadar Suriye topraklarında demiryolu ile askerî ulaşımını yapmak hakkına sahip olacaktır. Suriye'de, Çobanbey’den Nusaybin’e kadar Türk toprakları üzerinde demiryolu ile askerî ulaşımını yapmak hakkına sahip bulunacaktır.

İlke olarak, iş bu demiryolu kesimi ve kolları üzerinde ayırım gözeten hiçbir tarife uygulanamaz. Gerekirse bu ilkeye aykırı hareket edilebilmesi konusunu iki Hükûmet birlikte incelemek hakkını saklı tutarlar. Anlaşma imkânı bulunamazsa, Taraflardan her biri özgürce hareket edebilecektir.

Madde 11-İş bu Anlaşmanın onaylanmasından sonra, Türkiye ile Suriye arasında bir Gümrük Sözleşmesi yapılması için bir Karma Komisyon kurulacaktır. Bu sözleşmenin şartları ve yürürlük süresi bu Komisyonca tespit edilecektir. İş bu sözleşmenin yapılmasına kadar Taraflar hareket özgürlüğüne sahip olacaklardır.

Madde 12) Kuveik Suyu, Halep şehri ile kuzeyde Türk kalan bölge arasında, hak gözetilerek, iki tarafı tatmin edecek biçimde bölüşülecektir. Halep şehri, bölgenin gereksinimini karşılamak üzere kendi yapacağı harcamalarla, Türk toprağı üzerinde Fırat'tan da su alabilecektir.

Madde 13) Yerleşmiş ya da yarı göçebe halktan sekizinci Maddede belirlenen sınır çizgisinin öte ya da beri yanında bulunan çayırlarda intifa ya da mülkiyet hakkına sahip olanlar, haklarını eskiden olduğu gibi kullanmayı sürdüreceklerdir. Bunlar işletme gereksinimleri için özgürce ve hiçbir gümrük vergisi ya da çayır için resim, ne de başkaca hiçbir ücret vermeksizin, sınır çizgisinin bir yanından öteki yanına, yavrularıyla birlikte hayvanlarını, araç ve takımlarını, tohumlarını ve ürünlerini götürebileceklerdir. Bunlara ilişkin vergi ve resimleri yerleştikleri ülkede ödemek zorunluluğu kararlaştırılmıştır.

20 Ekim 1921 günü Ankara’da iki örnek olmak üzere düzenlenmiştir.

    Yusuf Kemal                    Henri Franklin-Bouillon   

TEPKİLER

Ankara Antlaşması, ülkemizde büyük bir başarı olarak görüldü. Buna karşı Fransa’da hükûmete muhalif çevrelerde büyük bir tepki yarattı. Paul Du Veou, 1921-1922’de yayınladığı “Kilikya Faciası” adlı eserinde bu tepkileri şu şekilde özetlemektedir:

1-Çok büyük bir arazinin Türklere verilmesi.

2-Urfa, Mardin, Antep, Maraş gibi büyük şehirlerin Türklere bırakılması.

3-Suriye sınırı savunmasının çok güç duruma sokulması.

4-İskenderun’un Türk toplarının tehdidi altına konulduğu.

5-Dünyanın bereketli (Aşağı Mısır adını taşıyan) toprakları olan Kilikya’nın elden çıkarıldığı.

6-Fransa’nın dokuma sanayini besleyecek olan yegâne pamuk deposundan mahrum bırakıldığı.

7-Halep şehri, Türkiye’de kaynayan sulardan su alıyor. Şimdi susuzluktan ölmeye mahkûm kaldığı.

8-Hristiyanlara verilen sözün tutulmadığı, Fransa’nın şerefsiz durumuna düşürüldüğü, Türkiye’deki 2 milyon Ermeni’nin darmadağın olduğu.

9-Sykes-Picot Antlaşması Fransa’ya Irak petrollerini, Ergani bakırını, Kilikya pamuğunu ve İran ticaretini kazandırdığı halde bunların hepsinin kaybedildiği.

KURTULUŞ

FRANSIZLARLA GÖRÜŞME 16 KASIM 1920

Ankara Antlaşması’ndan sonra Türk-Fransız delegeleri arasında Fransızların işgal ettikleri toprakları nasıl boşaltacakları konusunu görüştüler. Bu görüşme 16 Kasım günü sonuçlandı.

Adana ve Havalisi Komutanlığı’na Tuğgeneral Muhittin (Akyüz) Paşa atandı. Beraberinde İç İşleri Bakanlığı Müsteşarı Hamit Bey, Albay Şükrü Naili (General, Gökberk) Bey, İstihkâm Albayı Sıtkı (General) Bey vardı. Ayrıca Adana Milletvekilleriyle Kars Milletvekili Cavit Bey ve birçok ileri gelen kişi vardı.

Muhittin Paşa ve arkadaşları Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti ile Fransa Hükûmeti arasında yapılan anlaşma gereği Antep’i, Adana’yı, Tarsus’u, Mersin’i Fransızlardan teslim almakla görevlendirilmişti. Teslim aldıktan sonra bu bölgelerde TBMM Hükûmeti’nin yönetiminin tekrar etkin hale getirmek için önce Adana ve Havalisi Komutanlığı’nı kurdu. Görüşmelerin bitiminden bir gün sonra, 17 Kasımda Adana Cephesi Merkez Mıntıka Komutanlığı Karargâhı olan Kelebek’e geldiler. Ankara’dan gelen emre göre Yenice’ye hareket ettiler. Bir gün sonra da Pozantı’daki Mersin Mıntıkası Komutanlık Karargâhı Yenice’ye indiler.

TARSUS

Ankara Antlaşması imzalanmıştı. Şimdi sıra güneyde devir teslim törenlerinin yapılmasındaydı. Tarsus’ta, Mersin’de, Adana’da Türk bayrağının göndere çekilme zamanı gelmişti. Tarsus’u, Mersin’i, Adana’yı Fransızlardan teslim alacak kuvvetler Pozantı’dan Yenice’ye geldiler. Pozantı’da bulunan Mersin Mıntıka Komutanlık Karargâhı Yenice’ye geldi.

Adana’dan gelen Adana Bölgesi ve Havalisi Komutanı General Muhittin Paşa başkanlığındaki heyet trenle Adana’dan Yenice’ye geldi. Burada kendilerini bekleyen Mersin Mıntıka Komutanlık Karargâhı erkânını yanlarına alarak Tarsus’a hareket ettiler.

Tarsus istasyonu bayram yeri gibiydi. Her yer bayraklarımızla süslenmişti. Bayraklarımızla çiçekler birbirine karışmıştı. Murt dallarıyla çerçevelenip süslenmişti. Tarsuslular, Türk bayrağını asmaya özlemişlerdi. Nereye baksanız, gözünüze şanlı bayrağımız çarpıyordu. Önde sivil memurlarla beraber Fransızların Tarsus Guvernörü Kustilyen, arkalarında istasyon dışındaki yollara kadar taşan bir kalabalık vardı. Gelen heyeti coşkuyla karşıladılar. Trenden her inen kahraman, halkın büyük coşkusuyla, alkışlarıyla karşılandı. 

Fransız Guvernörü Kustilyen önce General Muhittin Paşa’yı, sonra da arkasından trenden inen heyet üyelerini selamladı.

İsmail Ferahim Bey, Kustilyen ile karşılaşmasını şöyle anlatır:

“Sıra bana gelmişti. Tam Kustilyen’in elini sıkacağım sırada ismini söyleyerek kendisini takdim etti. Tabii ki ben de ismimi söyleyerek kendimi takdim ettim. Tam o sırada Mösyö Kustilyen’in elime nasıl sarıldığını ve ve ne kadar bir şiddetle sıktığını bilmiyorum. Elimi pek samimi bir şekilde sıkan Mösyö Kustelyen’in benzi kıpkırmızı olmuş, yüksek bir sesle, “Oooo” diye gayrı ihtiyarı bağırmıştı. Bu ansızın yükselen ses, orada bulunanların oldukça dikkatini çekmişti.

Bu ses orada bulunanlardan Muhittin Paşa’nın da dikkatini çekmişti. “Ne oluyor?” diye sordu. Yanında bulunan Kars Milletvekili Cavit Bey de, “Efendim iki düşman komutan birbirleriyle karşılaştılar, sohbet ediyorlar” cevabını verdi. Bu cevaptan sonra Muhittin Paşa ve yanındakiler bana bakarak gülüştüler.

Mösyö Kustilyen nasıl bağırmasın? Gerçekten iki düşman komutan birbirleri ile karşılaşıyor. Fakat biri Fransa Hükûmeti’nin büyük binbaşısı, aynı zamanda hiç ayrılmak istemedikleri bir yurttan istemeyerek ayrılacakları için hayal kırıklığına uğramış bir Guvernerö. Ben ise Türkiye ordusunda yetişmiş, düşmanlarına karşı Türk’ün kudret ve gücünü tanıtmak şerefine ulaşan kahramanların başında bulunmuş, düşmanlarca, “Baldırı çıplak çete” diye isimlendirilen Çukurova’nın çelik yumruklu kahramanlarıyla birlikte savaşmış, kazanılan başarıdan dolayı göğsü kabarmış ve zamanında hasmına karşı, “İşte bu memleketin asıl sahibi biziz. Senin burada işin ne?” demek isteyen bir topçu yarbayı o. Bu heyecanlı durumdan yüzü kızararak içleniyor. Ben ise sevinç içinde pür neşe Cenabı Hak’ka şükür ediyorum.” 

Tarsus Kaymakamı Halil Bey, günün önemini açıklayan bir konuşma yaptı.

Konuşmadan sonra kalabalık şehre yürümeye başladı. Hafif hafif yağmur çiseliyordu. Kalabalık geçerken, yol üstündeki evlerin pencerelerinden, balkonlarından, damlarından gül suyu serpiliyordu. Çiçekler atılıyordu. Serpilen gül suları yağan yağmura karışıyordu.

General Muhittin Paşa, beraberindeki heyet, Kaymakam Halil Bey, Fransız Guvernörü Kustilyen, sivil memurlar, köylüsü şehirlisiyle bütün Tarsuslular hep birlikte Gözlükule’nin batısındaki meydana geldiler. General Muhittin Paşa burada çok heyecanlı ve coşku dolu bir konuşma yaptı. Burada coşkulu bir tören yapıldı. Göndere Türk Bayrağı çekildi. Resmen Tarsus Türk’ün olmuştu. Şanlı bayrağımız alkışlar arasında göndere çekilince, daha kuvvetli bir alkış koptu. Böylece Tarsus resmen Türk yönetimine geçmişti. İki yıllık işgal sona ermişti. Buradan Tarsus Hükûmet Konağı’na geldiler. Tarsus Hükûmet Konağı’ndaki göndere şanlı Türk Bayrağı çekildi. Burada ordumuzun, mücahitlerin başarısı kutlandı. Tarsuslular sevinçlerini coşkulu şekilde yansıtıyorlardı. Sevinç gözyaşlarını tutamıyorlardı. Halkımız bayram sevincini günlerce kutladılar. Fransızlardan ve özellikle Fransız askeri giyinmiş katil Ermeni çetelerinden kurtulmuşlardı. Doğuda Ermenilere karşı kazanılan zaferden sonra Güneyde de Fransızlara karşı büyük bir zafer kazanıldı. Sırada Batıda kazanılacak zafer kalmıştı.

TARSUS KURTULUŞ GÜNÜNÜN DÜZELTİLMESİ 27 ARALIK 1921

1970 yıllarına kadar Mersin, Tarsus ve Adana’nın kurtuluş günü 05 Ocak olarak kutlanmaktaydı. Mersin il olmadan Adana il merkeziydi. Belki o sebepten önce kurtuluşun aynı günde olduğu düşünülebilir.

Ancak bazı hatıralar dinlenince, Genelkurmay Başkanlığı’na müracaat edildi. Belgelerden Tarsus’un gerçek kurtuluş gününün belirlenmesi istendi.

Genelkurmay Başkanlığı, yaptığı inceleme sonucunda Genelkurmay Başkanlığı Harp Tarihi Dairesi Başkanlığı’ndan 02 Şubat 1971 tarihinde cevap geldi. [HRB.T.D: 202-1-71 Doö. Arş.] Sayılı yazıya Adana ve Havalisi Komutanı Muhittin Paşa’nın Genelkurmay Başkanlığı’na çektiği telgrafın fotokopisi ekliydi.

Bu telgraftan, Tarsus’un kurtuluşunun 27 Aralık 1921 olduğu anlaşılmaktaydı. Adana ve Havalisi Komutanı Muhittin (Akyüz) Paşa’nın Genelkurmay Başkanlığı’na çektiği telgrafın metni şöyledir:

Genelkurmay Başkanlığı’na

                                                                  Adana

                                                               1662-120

Dün Tarsus’un gündüz teslimi olmak hesabıyla 27 Aralık öğleden sonra 01.30’da Adana Muhafız Taburu’ndan mızıka ile bir bölük alınarak özel trenle Tarsus istasyonuna inildi ve birinci alayın birinci taburu ve bir süvari bölüğü katıldı. Bütün Tarsuslular binlerce bayraklarla istasyona gelmişlerdir. Aşıp taşan tufan duyguları içinde Kışla Meydanına gelindi. TBMM üyesinden 7 sayın milletvekili hazır olduğu halde tarafımdan, askere gösterilen bu emsalsiz kabul ve muhabbete teşekkür olundu. Ve Müftü Efendi’nin pek etkili bir duası her göze birçok yaş döktürdü. Adana’da olduğu gibi çekilen bayrağımıza kalplerin coşkun duygularını arz ederim.

Güzergâhta serpilen gül suların, lavantaların bolluğu, yakılan öd ağaçları Tarsusluların Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ordusuna karşı açılmış gönüllerinin muhabbetle güzel kokulu delilidir. Teşekkür ediliyordu. 250 kurban kesildi. Bugün aynı tezahürat içinde dönüldüğü arz olunur, efendim. 28/29.12.1921

                                   Adana ve Havalisi Komutanı

                                                     Muhittin

MERSİN

Tarsus’u Fransızlardan teslim alan Millî Ordumuzun temsilcisi olan ve General Muhittin Paşa başkanlığındaki heyet, 03 Ocak 1922 günü sabah trenle Mersin’e hareket etti.

Mersin istasyonunda, Tarsus’ta olduğu gibi aşırı bir kalabalık vardı. Köylerden gelenler, şehirde oturanlar, herkes buradaydı. İstasyon ve yollar süslenmişti. Bayraklarımızla donatılmıştı.

Gelen heyet burada da coşkun bir heyecanla ve alkışlarla karşılandı. Sevinçten herkesin gözleri yaşarmıştı. Halk gelenlere hasretle sarıldı. Mersinliler bayramlarını yaşıyorlardı.

Bu muhteşem karşılamayı, henüz Mersinden ayrılamayan Fransızlar da seyretmişlerdir. İstasyondan Hükûmet Konağı’na gidildi. Burada bir tören yapılarak göndere şanlı Türk Bayrağı çekildi.

Buradan Bölge Komutanlığı’na ayrılan binaya gidildi. Gelen heyeti burada öğrencilerden ve askerlerden oluşan bir kıta selamladı.

General Muhittin Paşa, burada günün önemini açıklayan, Kurtuluş Savaşı’mızın başarısını anlatan bir konuşma yaptı. Mersin Bölge Komutan Vekili İsmail Ferahim (Şalvuz), karargâh kapısındaki direğe şanlı bayrağımızı çekti. Böylece iki yıllık hasret sona ermişti.

Akşam Ziya Paşa Gazinosunda ordu şerefine bir ziyafet verildi. Bu ziyafette Mersinli Lise Müdürü Asım (Ergelen), Mersinlilerin duygularını canlandıran heyecanlı bir nutuk söyledi. Arkasından Mersin Milletvekili İsmail Safa (Özler) Bey de bir konuşma yaptı.    İsmail Safa Bey, Çukurovalıların, özellikle köylülerimizin gösterdikleri fedakârlık ve kahramanlıklar sonunda vatanımızın Fransızlardan nasıl kurtulduğunu, vatandaşlarımızın kurtuluş mücadelesinde kahramanca savaştığını, gösterilen başarının hangi şartlarda elde edildiğini heyecanlı ve ateşli bir şekilde anlattı. Konuşması sık sık alkışlarla kesildi. Bu içten, coşkulu ve duygulu konuşma herkesin duygulanıp gözlerini yaşarttı.

Türk heyeti ile Fransızlar arasında görüşmeler yapıldı. 04 Ocak 1922 günü merasim kıtası iskelede bir tören yaptı. Türk heyeti, Çukurova’daki son Fransız kuvvetlerini selamlayarak Mersin’den uğurladılar.

MERSİN KURTULUŞ GÜNÜNÜN DÜZELTİLMESİ 03 OCAK 1922

Mersin de Tarsus gibi “Kurtuluş Bayramı”nı 05 Ocak günleri kutluyordu. Bu durum uzun yıllar birlikte kutlanarak devam etmişti. Mersin Kuvayı Milliye Derneği kurulduktan sonra, Mersin’in kurtuluş günü hatırasına çekilmiş bir resim durumu değiştirdi.

Bu resimde Mersin’e ilk giren birliğin komutan, subay ve askerlerinin birlikte çekildikleri ve ithaflı bir resimdi. Bu resimde kurtuluş günü 05 Ocak değil, 03 Ocak 1922 tarihi yazıyordu.

Mersin’in kurtuluş gününün 05 Ocak yerine 03 Ocak tarihinde kutlanması için müracaat edildi. Ancak, Mersin Belediye Meclisi, kurtuluşun sürekli 05 Ocak tarihinde yapıldığını, bunun bir teamül haline geldiğini ileri sürerek kabul etmemişti.

1970 yılında bir Mersinli vatandaşımızın bu konudaki uyarısı ve Genelkurmay Harp Tarihi Enstitüsü arşivlerindeki kaydı açığa çıkarması durumu değiştirdi. Genelkurmay Başkanlığı da valiliği uyarınca Mersin’in Kurtuluş Bayramı 1970 tarihinden itibaren 03 Ocak tarihinde kutlanmaya başlandı.

Harp Tarihi Enstitüsü’nün [İstiklal Harbi Arşivi, Dolap 44, Klasör 2377, dosya H. 2, 30. Alay 1. Tabur Harp Ceridesi (Resmî defter)]’nden çıkardığı tarihî belgenin metni şöyledir:

“Bugün 03.01.1922 saat sabah 07’de Birinci Tabur Birinci Bölük, İkinci Bölük ve Alay karargâhı Bekir Dere’den, Üçüncü Bölük Yalınayak’tan, Süvari Bölüğü Karacailyas’tan hareket ederek saat 09.30’da istasyon civarına ulaşılmış ve istirahata geçilmiştir. Saat 10’da istasyon şosesi üzerinde savaş düzeninde sıralanarak toplanılmıştır.

Saat 10.30’da tren gelmiş ve trende bulunan Üçüncü Tabur Dokuzuncu Bölük mızıka takımı ile beraber kolun başına alınmıştır.

Saat 10.45’te başta mızıka takımı, Alay karargâhı, sıra ile Üçüncü Tabur Dokuzuncu Bölük, Bir ve İkinci Bölük, Süvari Bölüğü olmak üzere yürüyüşe başlanılmıştır. Sokakları hınca hınç dolduran kadın, erkek ve çocuklardan oluşan binlerce karşılayıcılar arasından ve kesilen yüzlerce kurban gövdeleri üzerinden yürüyerek Hükûmet Konağı civarında mıntıka karargâhı kararlaştırılan bina önüne gelinmiştir. Özel tören ile sancak çekildikten ve Muhittin Paşa Hazretleri bir nutuk ve Müftü Efendi tarafından bir dua okunduktan sonra kışlaya hareket edilerek istirahata geçilmiştir.”

Akşam Ziya Paşa Gazinosunda ordu şerefine bir ziyafet verildi. Bu ziyafette Mersinli Lise Müdürü Asım (Ergelen), Mersinlilerin duygularını canlandıran heyecanlı bir nutuk söyledi. Arkasından Mersin Milletvekili İsmail Safa Bey de bir konuşma yapmıştır. 

 ADANA

Bir gün sonra heyet Adana’ya gitti. Adanalılar da bayramlarını yaşamayı bekliyordu. İstasyon ve çevresi ana baba günüydü. Her yer bayraklarla, çiçeklerle süslenmişti. Adanalılar gelen heyeti sevgiyle karşıladılar. Mustafa Kemal’in Adana’dan ayrılmadan “Savaş henüz bitmemiştir” sözü gerçekleşmişti. Adanalılar da zaferlerini, kurtuluşlarını coşkuyla kutladılar. Hükûmet Konağı’na Türk bayrağı törenle çekildi.

SON GÖREV

Güneyin kahraman çocukları, Fransızlara karşı başarılı olmuşlardı. Bunun sonucu olarak imzalanan Ankara Antlaşmasından sonra kahraman mücahitlerimizin (Çetelerimizin) görevi sona ermemişti. Çünkü vatanın onlardan beklediği görev henüz bitmemişti.

Çukurova’nın yiğit evlatlarından kurulan birliğe “Adana Müfrezesi” adı verildi. Bu alay, Ankara Anlaşması’ndan önce Konya isyanına, Sakarya Savaşı’na katılmıştı. Büyük yararlıklar gösterdiler.

Ankara Anlaşması’ndan sonra daha büyük bir kuvvetle, iki alay olarak 14’üncü Tümen kuruldu. Batı Anadolu’da savaşlara katıldılar. Afyon çevresinde savaştılar.  Büyük Taarruza katıldılar. 30 Ağustos 1922 Başkomutanlık Meydan Savaşı’nda kahramanca savaştılar. Büyük zaferden sonra Uşak, Alaşehir, Salihli, Turgutlu, Menemen üzerinden Yunan kuvvetlerini izlediler. Ayvalık, Burhaniye ve Edremit’i işgal ederek Çanakkale bölgesinde Ezine’ye kadar ilerlemişlerdir.

 

Yorum Yaz